Tarihçemiz
Afyonda Mevlevilik
Foto Galeri
Müzemiz
Makaleler
Musiki
Etkinlikler
Haberler
 
  NEVNİYAZ
Nevniyaz,dergâha yeni gelmiş derviş adayıdır. Nevniyaz, matbahta 18 basamaklı bir imtihan sürecinden geçecektir.Bu süreç,insanlara gönüllü hizmet ederek gerçekleşecektir. Nefsi terbiye etmek, ahlâken olgunlaşmak ancak ”halka hizmet, hakka hizmettir” bilinciyle gerçekleşir. Onsekiz basamaklı bu hizmet süreci içerisinde; pazarcılık, ayakçılık, abrizcilik (temizlikçilik), şerbetçilik, bulaşıkçılık, dolapçılık (mutfak eşyaları ile ilgilinme), somatçılık (sofrayı kurma), çerağcılık (kandil,aydınlatma işleri ile ilgilenme), tahmiscilik (kahve işleri), yatakçılık (yatak yapma,yatak kaldırma), süpürgecilik gibi basamaklar vardır. Nevniyaz,1001 günlük çile sürecinde dergâh dışında bir yerde geceleyemez, kahvehane, düğün-dernek gibi yerlerde görünmez, asla içki kullanmaz, kimseyle tartışmaz, kimsenin işine karışmaz. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi ve şefkat besler, ağzından kötü laf ve küfür çıkmaz, edeple oturur,edeple konuşur. 1001 gün, nevniyaz için edep ve erkan öğrenme dönemidir. Nevniyaz, ilk üç gün Matbâh-ı Şerifte oturur.Bu süre ,bir çeşit adaylık sürecidir.
Dergâhta olup bitenleri izler.Eğer üç gün sonunda, gönlüne yattıysa, cesaret edebildiyse 1001 gün sürecek olan manevi terbiye sürecini kabul ettiğini söylemek üzere Kazancı Dede’ye ikrar verir (kabul eder,tasdik eder).
  KAZANCI DEDE
Dergâhtaki en önemli zâtlardan biridir.Kazancı Dede,manevi rehberdir.Onun rehberliğinde,Canlar kendilerini eğitirler.Aslında matbahta (mutfakta) pişen, ham olan insandır. Matbâh; “hamdım,piştim,yandım” sürecinin tamamlandığı yerdir. Hatta Kazancı Dede vefat ettiğinde, matbahta yıkanır, kefenlenir ve Hamûşan (suskunlar yurdu) denilen mezarlığa buradan yolcu edilir.Başka bir deyişle; “ dünya hayatı,ahiret hayatının mutfağıdır”. Ham geldik fakat pişerek gitmek lazım. Nevniyaz,ilk üç günlük süre boyunca siyah renkli postun üzerinde oturur. “Siyah”, renksizliği temsil eder.O henüz arınmamıştır. Nevniyazın postuna “saka postu” denmesinin sebebine gelince: “Saka” sözü “Sâkî” den gelmedir. “Sâkî” su veren kişiye denir.İnsanların su ihtiyacı için hizmet ettiği gibi, “susuz gönülleri serinleten” manasına da kullanılabilir. Kazancı Dede, Nevniyazın hâl ve tavırlarından memnun kaldı ise onu dergâha kabul eder ve mâna alemindeki yolculuk başlar.Eğer kabul etmediyse,ayakkabılarını kapıya çevirir,ona yol gösterir. Mevlevîhanede semboller çok önemlidir.Çoğu zaman lisan-ı dil (sözle anlatım) ile değil,lisan-ı hâl (davranışlarla anlatım) ile konuşulur.Bu sembolleri anlamak ve kabul etmek teslimiyetin sonucudur.
Mevlevîhaneler, insanların manevi terbiye gördükleri yer olduğu gibi, birçok sosyal ihtiyaçların da karşılandığı mekânlardır,(Barınma,eğitim..) Dervîş; pazarcılık, ayakçılık, abrizcilik (su taşımak),çerağcılık (aydınlatma) gibi işleri,insana hizmet bilinciyle yapar. “Halka hizmet,hakka hizmettir” prensibi mevlevîhânede tam manasıyla idrak edilmelidir. Kim olursa olsun ona hizmet etmek, ahlâkî yücelmenin önemli şartıdır. Hizmet edeceği kişi kendinden yaşça küçük olabilir,statü olarak kendinden daha alt seviyede bulunabilir.Bütün bunlara aldırış etmeden hizmet aşkıyla yanmak, “Allah aşkının” bir tezahürüdür.Hatta onsekiz basamaklı bu yolculuğun içerisinde, “tuvalet temizleyiciliği”de vardır. Artık insanların kirini gönüllü olarak temizliyor, başkalarının ayıbını örtüyorsun demektir. Nefse bundan daha ağır gelen bir şey olabilir mi? “Başkalarının ayıbını örtmek”. “Kim bir müslümanın ayıbını örterse,Allah da ahirette onun ayıbını örter” hadis-i şerifinin gereğince yaşamaktır artık dervîşin gayesi.Sürekli kendini eleştiren,başkalarını öven kişidir artık o. Kendinden başka aciz birinin olmadığı bilinciyle yaşayan dervîşe, 1001günlük yolculuğun son dönemi olan kırk günlük halvetten sonra, sikke denilen Mevlevî külahı,özel bir törenle giydirilir.

  HALVET ODASI
Tasavvuf geleneğinde Halvet; Allah’la “baş başa kalmak” demektir. Hz. Musa da, Tûr Dağında kırk gün kalmamış mıydı Tevrat’ı almak için. “Kırk” sayısının Farsça’daki karşılığı “çihl” kelimesidir. “Çile” oradan gelmektedir. Çile döneminde olan dervîşe “çilekeş” denir. Özel bir törenle başına giydiği sikkesi,artık onun nefsinin mezar taşıdır. Sema sırasında giydiği beyaz elbise (tennure) de nefsinin kefenidir. Siyah hırka da dünyayı temsil eder. Sema sırasında semazenler siyah hırkalarını çıkarırlar.Yani “dünya hırsını bir kenara bırakmadan, ahlâkî olgunlaşma gerçekleşmez” 1001 gün çile dönemini tamamlayan dervîş, “Dede” ünvanını alır. Sürekli dergâhta kalmaya ve hücresinde oturmaya kararlı ise evlenmez,dışarıda ev bark kurmaz. İsterse odasında kalmaz, dergâh dışında ev-bark kurar,evlenir,iş tutabilir. Bu durumda, belirli zamanlarda dergâha gelir, mesnevîhan ise mesnevî okutur,semâzen ise semaa girer, mutrıbda (musıkî heyeti) görev alır, hizmetlerini yapar.Dergâhta kaldığı sürece,kendisine her ay belirli bir miktar para ödenir.Bu parayla ihtiyaçlarını karşılar, matbahından yemeğini yer. Hiçbir dede, hiçbir kimseden para veya hediye isteyemez, verileni de geri çevirmez.

  SOMAT SOFRA

Somat; Mevlevîhânede sofraya verilen isimdir.Yemeğe de “lokma” denir..Kaşıkların dizilişinden su içmeye varıncaya kadar adabı,erkânı vardır. Mesela, su içen kişi su içerken diğerleri kaşıklarını bırakıp beklerler.Bunun sebebi ise,su içen kişiden daha fazla yememek içindir.


  POST MAKAMI VE POSTNİŞİN
Postnişin: “Post’a oturan,post sahibi” kişi demektir.Mevlevîhânedeki en üst mertebedir. Post, Hz. İbrahim ve Hz İsmail’in fedakarlığını hatırlatır. Allah’a verilen sözü yerine getirme konusunda bu iki peygamber zorlu bir imtihandan geçmişler ve bu imtihanı kazanmışlardır. Hz. İbrahim, oğlunu;Hz. İsmail canını feda ediyor. Cenab-ı Allah da,bu imtihanın sonunu bir kurbanlık göndererek bayram ilan etti. İşte dergâhtaki bu post, “kurban” olayını hatırlatır hep.Fedakarlığı ve Allah’a ittati ayakta tutmayı sağlar. Postnişinin postunun rengi kırmızıdır. “Kırmızı”; vuslatın/ kavuşmanın rengidir. Güneş batarken ufuk kızarır.Aslında o batmıyor,başka bir yere kavuşuyor,başka diyarlara doğuyor. Hz.Mevlâna’nın ölüm gecesini “şeb-i arus/düğün gecesi” diye adlandırmasının sebebi de budur.Bize “ölmek” gibi görünen, onun için “sevgiliye kavuşmak” olmuştur. 17 Aralık törenlerinden sonra sema heyeti “muayede” dediğimiz bayramlaşmayı gerçekleştirirler. “Allah Aşkı”nın vardığı noktanın mükemmelliğine bakınız. Ölüm: “Bayram Gecesi”

  SEMA ODASI
“Semâ,aşıkların gıdasıdır,çünkü onda Cânân’a vuslatın hayali vardır.” (Hz.Mevlâna) “Sema”; lügatte “duymak,işitmek” anlamlarına gelir.Tasavvuf terimi olarak ise; musıkî namelerini dinlemeye, dinlerken de vecde gelerek coşkuyla raksetmeye, dönmeye denir. Mevlevîlikte semâ, ritm ve musiki eşliğinde yapılan,sağdan sola,kalbin etrafında çark atıp dönerek icra edilen bir zikir şeklidir.Semâ, “selam” adı verilen dört bölümden oluşur. Hareket ve dönme, kâinâtın varoluş ve varlığını koruyuş sebeplerinin başında gelir. Dünya, güneş, ay ve yıldızlar gibi en büyük cisimlerden tutun da en küçük parçaya, atomlara kadar, her varlık ayrı bir dönme hareketi içerisindedir. Her varlık dönme olayına bağlı olarak hayâtiyetini sürdürmektedir. Hareket ve dönme, varlık âleminin esâsı, varoluşun en önemli unsurudur.Semâzen de kalbinin etrafında döner. Dünya kendi etrafında dönüp dururken bir de güneşin etrafında döner. Semâzen de kendi etrafında çark atarken “ kutup noktası’’ nın, sonra da o noktanın sâhibi şeyhin etrâfında döner. Sema; Kudümzen’in Kudüm (vurmalı musıkî aleti)’ e vurması ile başlar.

Bu vuruş,yani “düm” sesi, Cenab-ı Allah’ın kainata “Ol” emrini vermesini temsil etmektedir. Bu emrin Kur’an-ı Kerim’deki karşılığı “Kün” fiilidir. Ardından, âyinhan dediğimiz ayin okuyan dervişlerden biri, Hazret-i Peygamber’i öven “Naat-ı Mevlâna” yı okur. Yani Hz. Muhammed Efendimiz’in Ruhunun yaratılışını sembolize eder.Naat-ı Mevlâna’dan sonra sıra “Ney Taksimine” gelmiştir. Neyzen’in ney’e üflemesi de Cenab-ı Hakk’ın, insana kendi ruhundan üfleyişini anlatır.Semazen de,insanın mânen yüceldiği yedi merhaleyi temsilen döner.Bir başka ifade ile Sema; “var oluşu ve mükemmeliyete doğru yolculuğu” anlatır.


  MESNEVİHAN VE HATTAT
Hz.Mevlânâ’nın; başta Mesnevî olmak üzere; Fîh-i Mâ Fîh, Mecâlis-i Seb’a, Muktûbât, Dîvan-ı Kebir gibi önemli yazılı eserleri vardır. Onüçüncü yüzyılda bu topraklarda (Anadolu’da) yazılmış olan bu eserlerin içinde Mesnevî, asırlardır dünyaya sunmakta gurur duyduğumuz manevî bir hazinemizdir.Dünyada en çok okunan kitapların arasındadır. Mesnevî, Farsça,manzum eserdir. Mesnevî; “Mağz-ı Kur’an-Kur’an’ın Özü” diye de adlandırılmıştır. Mesnevî, aslında bir yazım türüdür. Roman,hikaye,şiir..nasıl birer edebiyat türleri ise mesnevî de öyledir.Mesela “Leylâ İle Mecnûn” da bir mesnevî türüdür.Fakat “mesnevî” deyince aklımıza hemen “Hz. Mevlânâ’nın Mesnevîsi” geliverir. Bu da onun mükemmelliğinden olsa gerek. Mesnevîyi okumak yeterli değildir.Mesnevîde anlatılanları kavramak gerekir. Mesnevî’de adeta semboller konuşmaktadır.Gelişigüzel bir okuyuş ile bu semboller anlaşılamaz. İyi bir dînî ve tasavvufî eğitim almış olmak gerektiği gibi ahlâkî olgunluk ve açık zihinli olmak da önemlidir.

İşte bu özellikleri kendinde barındıran seçkin kimselere “Mesnevîhan” diyoruz. Mevlevîhanelerde Mesnevîhanlık,önemli bir mertebedir. Bu makam,bir bakıma Hz. Mevlâna’yı anlamak ve anlatmaktır. Osmanlı döneminde,mesnevî okumak ve yorumlamak (şerh etmek) diğer tekkelerde de uygulanan bir gelenek idi.Hatta Mesnevîhan yetiştirmek için “Dar-ül Mesnevî” denilen özel eğitim kurumları bile kurulmuştu.Yetiştirilen bu mesnevîhanlardan bazıları kadrolu olarak bazı camilerde halka mesnevî şerh ederlerdi. Aynı zamanda,bestelenmiş Mevlevî Ayinlerinin de sözlerinin önemli bölümü Mesnevî’den seçilmişlerdir. Mesnevînin ilk onsekiz beyiti, Ney’den bahsetmektedir. Hat;çizgi sanatıdır. Bilindiği gibi harfler,çizgilerden oluşur.Harfleri çizmekte ustalaşmak,sonra bu ustalığı yansıtan yazılar yazmak, önemli bir sabır yolculuğunun neticesinde olabilir ancak. “Hattat” diye adlandırdığımız “hat sanatı” ustası,aynı harfi belki binlerce defa meşk ettikten sonra diğer bir harfi çalışmaya hak kazanırdı.Tabiri caizse yazı;hattatın gözünün nurudur. Hattatlar için yazı “mübârektir”.Hattâ Kur’an-ı Kerim’de, “Kalem” isminde bir de sûre vardır.Bu sûrenin başında,Allah Teâla,kalem ve kalem ile yazılanların üzerine yemin etmektedir.Ve yine Alak Sûresinde geçen, “…insana kalemle yazmayı öğreten Rabbin,en büyük kerem sahibidir” ayeti de yazının mübârekliği konusunda ciddî bir örnektir. Bu manevî sebeplerden dolayı,hattatlar hangi yazı çeşidi olursa olsun üzerine basmazlar.Çünkü yazı, Allah öğretisidir.Aynı zamanda hattat,yazı yazarken bir hata yaptığında,hatasını silerek düzeltmez.Silmek edep dışı bir davranıştır.Hatasını yalayarak düzeltir.“Mürekkep Yalamak” deyimi buradan gelmektedir. Hattatlarımız,her mürekkep yalayışta Hz. Peygamber’i hatırlamak istediğinden,mürekkebine önceden gül yağı damlatmıştır.Hattatların mürekkebi gül kokar.

  MUSİKİ

Osmanlı döneminde Mevlevîhaneler,aynı zamanda güzel sanatların da merkezi olmuştur (ebru,tezhib,sedef,tesbih,nakş,şiir,musıkî). Bir çok önemli bestekârımız, hattatımız, ebrûzenimiz, nakkaşımız…bu kurumlarda yetişip manevî terbiye almakla beraber,sanat eğitimi de almışlardır. “Dede Efendi” (Hammamizade İsmail Dede Efendi) anlattığımız nefs terbiyesi sürecini yaşamış önemli bir bestekârdır ve “Ferahfeza” makamında meşhur bir mevlevî ayini de vardır (başka makamlarda da Mevlevî ayini bestelemiştir). Mevlevîlik açısından renkli bir sima olan III. Selim de aynı zamanda iyi bir musikî ustası,bestekâr ve neyzendir. Kendisi “Suz-i Dilara” makamında bir de ayin bestelemiştir. III. Selim,Galata Mevlevîhanesi’nin, tarihindeki en önemli şahsiyetlerinden biridir. Âyin okuyanlara,âyinhan denir. Ayinlerde Klasik Türk Enstrümanlarının en güzel örnekleri kullanılır. (Rabap, kanun, ney, kudüm, halile, bendir, tanbur,ud) Mevlevî Ayinleri, Türk Musıkîsi’nin en zirve noktasıdır.